Şiraz, İran'ın ortagüney kesiminde Zagros Dağlarının arasındaki 1486 m. yükseklikte bir düzlüğün üzerinde yer alır. Şarabıyla tanınan Şiraz hem tarihsel bir yerleşme; bahçeleri, türbeleri ve camiileriyle ünlü çağdaş bir kenttir.Otobüste notları karıştırmaktan yolu görmüyorum, yol geniş ve düzgün. Yol deyince, İran'ın gittiğimiz dört kentinde de yolun her iki tarafında bulunan yarım metre eninde, şıldır şıldır bazen temiz, bazen kirli akan üstü açık su yollarına anlam veremiyorum. Su kanallarının, dağıtım şebekelerinin eski olduğunu biliyorum belki, bu da Qanat'a işaret diye düşünüyorum, fotograf İsfehan'dan, yol notlarından.
Başımı kaldırınca, sol arka koltukta ablası, annesiyle dedesine ziyarete giden Ahmad'ın; kuru incir ikramı tanışmamıza vesile. 13-14 yaşlarında cin gibi zeki bir çocuk. Bilgisayar oyunlarından Persopolis'e, futbol'dan şiire, İran da sinemadan kitaplara konuşuyoruz gece yarısına dek, molada ablasıyla tanışıyoruz. Ablası Nazenin'i görünce ilk elde aklıma Frida Kahlo geliyor, kaşları dolayısıyla. Hoş, zarif bir kız; duru bakışlı, utangaç tavırlı; ismi de nazik anlamına geliyormuş herhal. Çay-kahve molasında Rani, küp küp kesilmiş meyve parçacıkları dibinde saklı, güzel bir meyvesuyu, yeni tatlara ek. Sohbet koyulaşıyor otobüste, tüm gece “Sör” deyişleri arasında sorular soruyor, yalap-şap İngilizcemle cevap vermeye çalışıyorum, o da takıldığı yerde ablasına danışıyor. Farsça, bilgelik üzerine bir kitap hediye ediyor, Türkçesi 'Kurbağa' kitabın. Bir aralık uykuya dalıyor Ahmad, sessiz sürüyor sonra yol. Unutmadan yolda; 100-150 km.de bir rutin araç kontrolleri, bu amaçla barikat döşeli geçiş noktalarında. O aralık küçük bir ihtiyaç giderme molasında sonsuz karanlıkta çömelenleri görüyorum, ayakta işemek sağlıksız ve kötü onlarda.
Gece 01.30 gibi Şiraz terminalindeyiz, taksiyle otel bakıyoruz. Kerim Han kalesinin yanından geçiyoruz, heybetli görünüyor ışıklamasıyla Orta Asya’daki kumdan kaleler gibi. Kişi başı 25 dolar’a oda-kahvaltı gayet güzel ve temiz bir oteldeyiz. Sabit yatabilmek güzel :) 07:00'de kalkmayı planlarken 08:30 gibi ayaktayız. Lezzetli bir kahvaltı sonrası kuşbakışı otel odasından gezi planını yapıyoruz.
Şiraz; Selevkoslar, Partlar ve Sasaniler döneminde önemli bir yerleşmeydi. 13. yüzyılın başlarında Moğollar kentte Yeni Camii'yi ve Bag-ı Taht kalesini inşa ettiler. Zamanla Cami-i Atik, Şah Çerağ Türbesi ve Büyük Kütüphanesiyle (sonradan medrese;1615) Bağdat'a rakip bir İslam merkezi durumuna gelen kenti Timur iki kez (1387, 1393) işgal etti. 1724'te Afganlar tarafından yağmalanan Şiraz daha sonra Zend hanedanının (1750-94) başkenti oldu. Hanedanın kurucusu Vekil Kerim Han Zend kentte birçok zarif yapı inşaa ettirdi. Eski kentte yer alan bu yapıların arasında Kerim Han'ın anıtmezarı ve cezaevi olarakta kullanılmış olan İçkale Arg ile Vekil Çarşısı ve Camiisi sayılabilir.
Kaleyi gezerken tarihten Şiraz ve İran fotograflarına rastlıyoruz. Örnekte dikkatinizi çeken Zulhanelerden bir pehlivan. Şaşılası bir kuvvete sahiplermiş. Zaman kısıtından bir türlü Zulhanelere gidemiyoruz. Akşamüstüleri, iş çıkışı esnaf örgütü gibi çalışan, üyelerinin deyim yerindeyse aletli jimnastiği dinsel ritüel içinde yaptığı yerler. Zulhanelerin bir kısmı ışıklamasından mekan tasarımına turistik yapıya bürünmüş, bir kısmıysa hala eski usül devam ediyormuş; özel izinle giriliyormuş bir kısmına. Yaklaşık 45 dakikalık kale turu sonrası hemen kalenin yanındaki turizm danışma bürosuna uğruyoruz. Harita, broşür ve güler yüzlü bilgiye kolay ulaşıyorsunuz.
İsfehan gibi Şiraz da kültür-sanat kenti. Yollar, yeşillerin arasında kitap. Çoğu şirin, şiir kitapları.

İşportacılar yürüyüş yollarında saf tutmuş, mevsiminde taneyle muz keyfini atlamamak gerek 150-200 Tümen'e. Kaleye 100-150 m. uzakta Zend Müzesi. Kümbetin içinde küçük bir minyatür müzesi. Uyarılıyoruz fotograf çekmememiz konusunda. Keçi sakallı huysuz ihtiyarın güveni sıfır; peşimizde kuyruk, geziyoruz kümbeti. Bahçesinde güller. Vakit olmalı Şeyh Sadi Şiraz-i'nin Gülistan'ını, Bostan'ını, Rubai'lerini okumalı huzurla kuytu bir köşede. Hissediyorum, gönül gözüm açık :P huzurlu kalbim-beynim. Şiraz'da gezmek büyük keyif. Hani sokaktan birini çevirsem yaşı 10-15 olsa dahi okur bana ezberden 8-10 şiir; öyle bir kent burası. Gezgin adımlarla bir sağa bir sola derken Vekil Çarşısındayız.

Oluk oluk insan akıyor. Çarşının doğu tarafındaki kapıda vaktim olsa da uzun uzun seyretsem diye düşünüyorum geleni-geçeni. Tıpır tıpır adımlarla Afganlı çocuklar geçiyor, annelerinin eteklerini çekiştirerek; annelerin yüzü maskeli, sahi özgün adı neydi?

Mehteran misali, üç ileri bir geri ilerliyorum, algılarım açık, doğudayım hissediyorum. Afganlı yarım akıllı bir kadın dadanıyor çocuğuyla; para istiyor, yüz vermeyince, Afganca-Farsça karışık küfürler uçuşuyor; esnaf farkında gülüyor. İran’da dilencilik yasak; Şiraz istisna. Sokaklarda yerden yüksek ayaklı teneke kutular yardım sandıkları; kırda, kentte, dağda, birçok yerde. Dileyen atıyor gönlünden kopanı, düzensiz aralıklarla toplanıyor, yardıma muhtaçlara iletiliyormuş; yeni bilgilere ek. Şiraz’ın sınıra yakınlığından olsa gerek: Afganlı, Pakistanlı konukları çok. Keşke Magnum'un İranlı meşhur fotografçısı Abbas da yanımızda olsa :) diye geçiyor aklımdan.

Kumaşçının ışıltı kumaşları göz kırpmaktan yorgun, yanındayız. Fotograf çekmek kolay görünüyor; renk, hareket, doku, insan, ışık, iyi-kötü bir içerik, birkaç şey var işte, habire yeni kareyi belirleme hevesinde. Labirent sanki; birinden diğerine, sonra ötekine geçip duruyoruz. Değeri kaçmasın fazla söze gerek yok, önemsiz birkaç fotograf eşliğinde Şiraz çarşıları mostralık onuncu molla ile sizlerle :)

İran da 90‘ın üzerinde dil konuşulmaktadır. Ancak devlet dili olarak Farsça ilan edilmiştir. Ülkede konuşulan diller, üç ana gruba ayrılmaktadır. Fars dilliler, Türk dilliler ve Sami dilliler. Bugünkü İran diye adlanan coğrafyada çok konuşulan diller Türkçe (Azerbaycan, Kaşkay ve Türkmen), Farsça, Arapça, Lor, Lek, Beluç, Gilek ve Mazenderan ve birçok küçük milletlerin dilleridir. Sevimli bir kız, iki ablasıyla gezerken buluyor bizi, mihmandarımız Farsi olunca gezinti de kolaylaşıyor alışverişte.

İran devletinin resmi rakamlarına göre nüfusun etnik yapısı tahmini olarak şöyledir: Farisiler %51, Azeriler %22, Türkmenler %2, Kürtler %11, Gilaki-Mazenderaniler %5, Araplar %3 (özellikle Basra Körfezi sahil şeridinde), Beluciler %3,(özellikle Pakistan'a komşu bölgede), Lur %3, Ermeni %0.2, diğer etnik gruplar yaklasik %2. Çarşıdan çarşıya derken ışıkla buluşuyoruz. Kapı da dümbelek benzeri bir çalgı satan Afganlılar. M6 durmuyor, müthiş keyif !

Kızlara anlatamıyoruz zengin olmadığımızı, kalkıp uzaktan geldiğimizden, turist kavramına pek alışık olmadıklarından olsa gerek büyütüyorlar gözlerinde. Kısa bir yürüyüş sonrası Şah Çerağ'dayız.

Şah Çerağ, Şiilerin sekizinci imamı Hazret-i Ali bin Musa Er-Rıza’nın kardeşine verdiği bir lakapmış. Türbesi ayna işlemeleriyle, alçı işlemeleri yazıtlarla süslü olup kapıları gümüş'müş.

Birkaç saat daha var yolculuğa, plan için parkta çimlerdeyiz. Yanımızda bir çadır. Hatırlarsınız, avrupa filmleriyle değiştik; onları parklarda çimlere uzanmış gördükten sonra çimlere basmayınız tabelaları kalktı ya, İran'da da benzer bir uygulama. Parklara çadır kurmayınız ! İlginçtir, resimli tabelalar dahi var, daire içine çizilmiş çadır resmi üzerinden geçen kocaman bir şerit! Tatil günlerinde herkes çadırıyla çoluk çocuk parklarda; özellikle dini mekanların, mesire yerlerinin yakınlarında.

Bunun yanında caddelerde, sokaklarda, apartman duvarlarında, reklam panolarında Irak Savaşı'nda şehit olanların resimleri. Bunca hüzünlü resmi sürekli görmek ne tür bir etki yaratıyor acaba? Kent_d_ine geçici bir yabancılaşma mı yoksa? (Irak, eylül 1980'de İran topraklarına karşı askeri harekete geçmiş. Savaş ağustos 1988'de imzalanan ateşkes anlaşmasına kadar devam etmiş.) Bu arada İran'da ezan sesi duyamadık, pek fazla da cami göremedik. Araştırma filan olsa İran'da camiden fazla okul var kanımca.
Vah bana vahlar bana ki aklı bir karış havada :) kızın sözüne kanınca, vaktimiz olduğu halde Sadi'nin dağın kuytusunda güller arasındaki mezarına gidemedik; geçerken gördük yolda sade.
Şirazla mücadelemizde açık ara gerideyiz. Hani aslında İranlı bir dilberden gül kokuları arasında Hayyam'dan, Sadi'den şiirler dinleyemedikten sonra "İran'ı gezdim!" nasıl denir? Zaten Persopolis'i görememek kayıbın ötesinde ayıp. Bagh-ı İrem_İrem Bağları_ Sadi'nin mezarı, Hafız'ın mezarı, Atik Ulucamii, Apadana_Darius'un özel sarayı_ sonra! Hüzünleri çoğaltmamak adına güneşi batırıyoruz kavun suyuyla.

Güneş tekerleği karanlığa daldı Şeyh Sadi Şiraz-i'yle, otobüsteyiz yine. Sessiz_tepkisiz_, muavine uyup biletli yerimizden kalkıyoruz; bir karı-kocayla yer değiştiriyoruz otobüste. Pencere kenarındaki koltuk altında kocaman bir havalandırma kutusu, sessizliğin bedeli sıkıntı-stres. Yol uzun: 715 km. Bir sen, bir ben değişmeli otururken dayanamayıp arkada boş bulduğum _boş derken sahibi yanı başımda uzanmış koridora_bir koltuğa oturuyorum, orta kapının ilk koltuğu. Sıkışmaktan bunalıp orada da, tutulmuş ayaklarım muavin koltuğuna sürüklüyor. Yanımda şoför: dağınık saçlar, alt çene uzun, bıyıkların ortası nikotin sarısı, karga burunlu, şahin bakışlı, vitese savuruyor elini; el yarım daire çizip hava da direksiyona konuyor. Arada direksiyonu bırakıp kaslarını gevşetiyor garip hareketlerle, fonda çığıran Tatlıses’e kayıtsız, istifini bozmadan duyuyor dinlemek değil herhalde. Hız göstergesinin üst kapağını çıkarıp ibrenin etkisini azaltıyor; ehliyet artık garantide. Dövecek gibi bakıyor yola, bizi sollayabilen araç olmayınca. Her aracın arka tamponuna yapışıyoruz hani toz alırcasına, sonra gecenin karanlığını yırtan iki havalı korna darbesi; kaçışıyor önümüzdekiler. Uçar gibi gidiyoruz kılı kılına geçişler, bazen bankete çıkıyoruz manevraları düzenleyen genel şartlar adına. Karanlık ve sarsıntıdan çekemiyorum fotografını bu nev-i şahsına münhasır adamın. Bereket molada şoför değişiyor, kalp atışlarımız normale dönüyor. Sabahçı kahvesi-lokantası gibi bir yer, gecenin bilmem kaçı, canım kebap istemiyor. Bitişikteki büfeden seçiyorum Chinood marka Tuna balığı konservesini. Bizdeki ton balığı konservelerinden daha leziz, 850 Tümen’e, 50 tümen de içeriden verecekleri çöreğe alıyor. 200 Tümen’e de ZemZem kolayla iyi gidiyor. İran, cocacola’nın ve mcdonalds’ın giremediği belki de tek yer. Orada içtiğim kolaların hepsi de gayet rahat içimli ve güzeldi, aklımda kalan markalardan biri de Booran kolaydı. Tok karnına rahat uykuyla geçiyor kalanı yolun, beden yorgun.
Evet doğru tahmin, soluğu gene emanetçide alıyoruz, sabahın 07'si. Kentleri yürüyerek arka sokaklarıyla dolaşmak gerek der, hani seyyah ağabeyler. Biz de halk otobüsündeyiz; sakız parasına biletler. Terimiz yabancı birinin terine karışacak ki izole olmadan halktan taksilerde, farkına varalım uzakların. Dağınık düşünceler dolaşırken belleğimde, küçük çaplı bir tartışma otobüste. Yaşlı adam, 23-25 yaşlarındaki genç adama söyleniyor, o da altta kalmıyor. Anlamasak da dillerinden, konu; gencin, kadınların tarafındaki girişte, en azından o bölmede durması, tabii otobüste boş yer yok. Herhalde yaşlı adam gençliğin giderek bozulduğundan, kuralları yıkmaya çalıştığından filan dem vuruyor, gençse dünya dönüyor-zaman geçiyor, siz neler diyorsunuz mu demeye getiriyor, günahı boynuma önemsiz paylaşıyorum.

Tahran’ın geniş caddelerinden, çilesi tarifsiz trafiğinden Azadi Meydanına ulaşıyoruz. Tüm görkemiyle Azadi anıtı, Pers İmparatorluğunun 2500. yılını kutlamak adına 1971 yılında yapılmış, zamanında büyük gösterilerin hep merkezinde yer almış bu ters Y harfini çağrıştıran müze anıt. Ters Y’nin üst kısmında müze varmış, aynı zamanda da tadilat; açık ağızla aşağıdan bakmakla yetiniyoruz. İran da çok yerde karşılaştık, ağır işleyen restorasyon çalışmalarına, doğu bir vakit harcama makinesi sanki; her şey telaşsız; trafik dışında :)
Üstüme üstüme geldi taşıtlar hepsi beni ezmek mi istiyor ne, kaçmalı bir yana, kaldırımdayım. Oktay Akbal'ın şiir yazar gibi işlediği romanından düşüyor usuma karşıya geçme telaşında. Türlü cambazlıkla meydanın etrafındaki otoyollardan geçip otobüs duraklarına ulaşıyorum. 500 Tümen’den birkaç CD, favorim Binyamin !
Türkiye’den S.Can, E.Gündeş, M.Kırmızıgül, İ.Tatlıses, v.b. en çok satıcılarda görülenler. Zamanımız hani az ya, İstanbul'da birkaç sene çalışmış Türkçesi güzel, yollardan bir haber, güleç yüzlü taksicinin yanındayız. Ferdovsi Bulvarı'ndan Tochal Telekabin'e_teleferik_götürsün bizi diye. Sora sora, güç-bela ulaşıyoruz çömez şoförümüzle. Yolda Büyükelçiliğe de uğruyoruz harita, Türkçe gezi rehberi v.b. verirler mi diye, Cuma resmi tatil diye elimiz boş dönüyoruz. Araçla kentin zengin Mahallesi Ferdovsi Caddesi'nde ilerliyoruz uzun süre.
Türkiye’den S.Can, E.Gündeş, M.Kırmızıgül, İ.Tatlıses, v.b. en çok satıcılarda görülenler. Zamanımız hani az ya, İstanbul'da birkaç sene çalışmış Türkçesi güzel, yollardan bir haber, güleç yüzlü taksicinin yanındayız. Ferdovsi Bulvarı'ndan Tochal Telekabin'e_teleferik_götürsün bizi diye. Sora sora, güç-bela ulaşıyoruz çömez şoförümüzle. Yolda Büyükelçiliğe de uğruyoruz harita, Türkçe gezi rehberi v.b. verirler mi diye, Cuma resmi tatil diye elimiz boş dönüyoruz. Araçla kentin zengin Mahallesi Ferdovsi Caddesi'nde ilerliyoruz uzun süre.

Tahran, Farsça sıcak yer anlamına geliyor. Gerçekten de bunaltıcı bir hava hakim, her gördüğümüz yerde taze meyve suyu içiyoruz. Özellikle hurmalı, muzlu, az sütlü karışıma bayıldım, daha önce hiç bu kadar güzel bir tatla karşılaşmadığımı fark ediyorum. Tahranın etrafında nehir-deniz-göl gibi herhangi bir su kaynağı bulunmadığından sıcak ve kurak bir yapısı var.
Telekabine yaklaştıkça _serde dağcılık da var ya_ hayranlıkla izliyorum her yaşta dağdan dönenleri, markalı iyi durumda malzemeleri. 3957 m.lik Tochal Dağı'nın bir bölümüne kadar telekabinle ulaşım mümkün. Tochal Telekabinin kalkış yerine ulaşmak için atlıyorum otobüse, şoför Azeri para almıyor yine.

Birkaç km. sonra bileti alıp ilk telekabin durağına kadar yolculuk, Tahran’a tepeden bakış ve dönüş sonra. Kabindeki üç arkadaş Tahran Üniversitesi'nde okuyormuş, önce kötü gözle bakıyorlar abd’li misin diye, sonra samimi davranıyorlar, Türkleri seviyorlar. Şoförümüz resmi tatil olan cuma günü çoluk çocuğu da gezdirmek gerek diye ekiyor bizi kibarca. Azadi Meydanı'nda taksi dolmuşun birine biniyoruz, boş yer kalmayınca çok cüzi bir rakama ulaşıyoruz Tahran Garajı'na. Çantaları derleyip toparlıyoruz bir daha. Uçak için birkaç saat daha var, ben de bir-iki hediyelik almak için Tümen yok. Yalan olmasın 50 Tümen gibi metro bileti, kapıdaki Azeriye para bozdurmak istediğimizi söyleyince bilet aldırmıyor üstüne birkaç da bilet veriyor. Metro gayet temiz ve ferah, kadınlar son iki vagonda. Farsça ve ingilizce belirtilmiş; "bayanlara" diye koca koca yazıyla. Tabii isteyen erkeklerin bulunduğu vagonla da gidebiliyor; içeride kadın çok. Metro gelince şoktayız; Çin'deki metrolardan aşağı kalır yanı yok; bir anda mahşeri bir kalabalık dolduruyor kapıları, ilk gelen metroyu gülümseyen gözlerle izliyoruz sade. Binemeyenler _hani maçlardaki amiyane tabirle_ hafiften hafiften yüklen yüklen hafiften tarzı hareketlerleiçeriye ittiriyor!? kendini. Sonrakinde tecrübeli sayılırız, nefes alma boşluğunda seyri bol, hızlı bir yolculukla duraktayız.
Çerezcilerden bize yabancı birkaç fıstık, kuru meyve alıp ayaküstü döviz bozulur’u buluyoruz tesadüfen, bankalardan daha iyi bozuyor vergisiz, algısız; tabii naçizane öneri parayı vermeden Tümenleri elinize alıp tek tek sayın mümkünse bozuk para verin, para üstü almayın. Hemen orada acıkanlara çare, çerezcinin tarifiyle küçük bir kapıdan ikinci kattayız. Gayet nezih bir aile lokantası burası, Moslem Restoran kartta yazılı ismiyle.
Çerezcilerden bize yabancı birkaç fıstık, kuru meyve alıp ayaküstü döviz bozulur’u buluyoruz tesadüfen, bankalardan daha iyi bozuyor vergisiz, algısız; tabii naçizane öneri parayı vermeden Tümenleri elinize alıp tek tek sayın mümkünse bozuk para verin, para üstü almayın. Hemen orada acıkanlara çare, çerezcinin tarifiyle küçük bir kapıdan ikinci kattayız. Gayet nezih bir aile lokantası burası, Moslem Restoran kartta yazılı ismiyle.

Lezzetli ve doyurucu Chelo Kebap sonrası hediyelik, doğal-yerli sürme bulamadan metroyla önce garaja, oradan Tahran Havaalanı'na ulaşıyoruz. 1 saat sürüyor havadan Tebriz. Karışık düşünceler uçuşuyor; hem okumuştum, hem de İsfehanlı küçük yol arkadaşım Ahmad’dan duymuştum. İsfehan Nisf-ı Cihan, yani dünyanın yarısı demekmiş, oysa ben Şirazı daha çok sevdim ve amerikanın İran’a savurduğu her tehditte Ahmad ve ablası Nazenin aklıma geldi hüzünlendim.
Gitmeden 10-15 gün yoğun bir araştırmayla geçmişti, OdamDa incelemeyle devam edecek birkaç aylık şölen. Daha dönmeden düşlüyorum; Ya Kırgızistan, ya Afganistan belki Fas yada Özbekistan olmadı Pakistan’a gitmek gerek tabii önce Şiraz'dan geçerek. Dinlenmek, doğunun telaşsız havasını solumak için gitmiştim ama ne fayda. Hani Kızılderili masalında da derler ya; o kadar hızlı hareket ettik ki ruhumuz gerilerde kaldı diye şimdi dinlenmeliyim, gezi anlayışımı tekrar gözden geçirmeliyim!

Karışık düşünceler eşliğinde İstanbul’a uçtuk oradan izmir’e geçtik.
Nihayet KuTSaL ToPrAkLaRdAyıM :-)
Kapanışı MeGAloMaNi ile Tebriz Havaalanında yaptım ;-)

İlginize ve sabrıza teşekkürler.



Комментариев нет:
Отправить комментарий